Hudut Turizm
31 Mart 2016 Perşembe
Responsive Theme For WordPress Nulled
Responsive Theme For WordPress Nulled
Responsive Theme For WordPress Nulled
14 Temmuz 2014 Pazartesi
online film izle
Dünyada birçok kişinin olduğu gibi sizde film meraklısıysanız ve film izlemekten büyük keyif alıyorsanız, gerçekten kaliteli film yayını yapan bir siteyi sizlerle paylaşalım. online film izle adındaki site gerçekten kullanıcı memnuniyetini benimsemiş, parayı arka planda tutarak kullanıcıların keyfini bozacak reklamlara yer vermeyen bir sitedir. online film izle sitesine girdiğinizde sizi kolaylaştırılmış bir ara yüz karşılayacak. Bu ne demek diye sorarsanız aradığınız veya izlemek istediğiniz bütün filmlere ve film kategorilerini en kolay biçimde ulaşmanızı sağlayacak olan tasarım demektir. online film izle sitesinin ekibi gerçekten profesyonel bir şekilde çalışmaktadır. Bunun sonucu olarak yeni çıkan bütün filmleri en hızlı şekilde ve görüntü kalitesini olabildiğince yukarda tutarak eklemektedir. Yani bu sitede yapılan her şey kullanıcıların memnuniyetini daha da arttırabilmek için yapılmaktadır. online film izle sitesi birçok sitenin yaptığı gibi kullanıcı memnuniyetini hiçe sayarak daha fazla para kazanabilmek için siteyi reklamlara boğar. Bununla birlikte de reklamlara tıklamasanız bile sizi bir reklam sitesine yönlendirmektedir. Sen de hemen bu siteye girerek birçok avantajından yararlan ve kolaylaştırılmış ara yüzü sayesinde istediğin türde film izle . Kısacası eğer sizin de film ile ilgili bir merakınız ve zevkiniz varsa, internet üzerinden de izliyorsanız kaliteli siteleri tercih edin. Online film izle sitesi gibi siteler üzerinden istediğin film izle .
14 Haziran 2013 Cuma
Hac Ve Umre Hudut Turizm
Hac Ve Umre
Hudut Turizm
Her müslümanın mutluluk rüyası, ruh temizliği ve bağışlanma ümidi olan hacc ibadetini okuyor, dinliyor, bandlardan seyrediyoruz. Bu mutluluğa erenlerin huzurunu birlikte yaşıyoruz, içimizi çekerek "Bize de nasib et yâ Rab!" diye inliyoruz. Bize bizden yakın olan, "siz isteyin ben vereyim" buyuran Mevlâmız dileğimizi kabul buyurur, bizlere de nasib ederse bu ibâdeti, O'nun murâdına uygun, Rasûlü'nün (sav) yaptığı ve öğrettiği gibi düzgün yapmak boynumuzun borcudur. Bu borcu hakkıyla ödeyebilmek için bazı ön bilgilere ihtiyaç vardır; mutluluğu Allah kulluğunda bulan kardeşlerim, geliniz bu bilgileri birlikte edinelim!
Tarifi ve hükmü:
Belli bir zaman içinde, ihram yerinde başlayıp Medine ziyareti veya vedâ tavâfı ile son bulan ziyaretler, fiil ve terklerden oluşan hacc ibâdeti şartlarını taşıyan kişilere ömürde bir kere olmak üzere farzdır. "Gücü yetenlerin, Beytullah'ı ziyaret etmeleri, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" (Âli-İmrân: 3/97) meâlindeki âyet bu farzın delilidir. Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde "şehadet kelimesi, namaz, oruç, zekât yanında haccı, İslâm'ın temellerinden biri olarak vasıflandırmış, böylece hacc ibâdeti, İslâm'ın şartlarından biri olmuştur.
Farz olmasının şartları:
Bir şahsın hacc ibâdeti ile mükellef olabilmesi için müslüman, aklı başında, ergenlik çağına girmiş, hür ve muktedir olması gerekir. Muktedir olmak, maddi imkânlara ve güvenliğe sahip olmak demektir. Bunun için kişinin gerek kendisine ve gerekse geçindirmek zorunda olduğu şahıslara, hacca gidip dönünceye kadar yetecek maddî güce sahip bulunması, yolculuğu engelleyecek bir hastalık, yahut sakatlığının bulunmaması, yolun açık ve günvenli bulunması (yolda hayatî bir tehlikenin mevcut olmaması) gerekir. Kadınların ayrıca yanlarında mahrem (nikâh düşmeyecek kadar yakın) bir akrabaları, yahut kocalarının bulunması şarttır. Böyle bir kimsesi bulunmayan, diğer şartları da taşıyan kadın farz olan haccı yapmak isterse, güvenilir kadınların bulunduğu bir gurup içinde haccını yapabilir; bunun için sahte nikâhlara gerek yoktur. Bu şartları taşımayan kişilere hacc farz değildir. Şartları taşır iken bu ibâdeti yapmamış olanlar, sonradan şartları kaybederler ise sorumlulukları devam eder. Meselâ zengin bir şahıs, hacc mevsimleri gelip geçtikten sonra devamlı bir hastalığa maruz kalırsa yerine birini göndermesi gerekir. Bu sebeple müslüman, imkân elverdiği anda ve ilk fırsatta bu ibâdeti yerine getirmelidir.
Rükünleri, sıhhat şartları, vâcipleri:
Hacc ibâdetinin iki ana direği vardır: 1. Arafat'ta vakfe, 2. Ziyaret tavâfı.
Beş sıhhat şartı vardır: Müslüman olmak, aklı başında olmak, haccı zamanında yapmak, belli yerlerde yapmak ve ihrama girmek.
Beş de vâcibi vardır: Sa'y etmek, Müzdelife'de vakfe yapmak, şeytan taşlamak, tıraş olmak ve vedâ tavâfı yapmak.
Buraya kadar sayılan rükün, şart ve vâciblere bağlı sünnetler bulunduğu gibi bunlardan ayrı olarak "kudûm tavâfı, arefe gecesi Mina'da kalmak, Arafat vakfesinden sonra Müzdelife'ye gelince geceyi burada geçirmek, Müzdelife'den hava iyice aydınlanınca ayrılmak ve teşrık günlerinde Mina'da kalmak haccın sünnetlerini teşkil etmektedir.
Ana direk (rükün) durumunda olan farzlardan sünnetlere kadar uzanan ve bu vazifelerimizi sırasıyle daha yakından tanıyalım:
Zaman:
Hacc mevsimi Şevval, Zilkade ve Zilhicce (ilk on günü) aylarıdır. Bu aylar içinde hangi vazifenin hangi günlerde yapılacağı ayrıca belirlenmiştir.
Mekân:
Gerek ihrama girişin, gerekse ziyaret, tavâf, sa'y, vakfe, kurban kesme gibi ibâdetlerin, mikat bölgesinden itibaren belli yerleri vardır. Dünyanın başka bir yerinde bunları yapmak, hacc ibâdeti yerine geçmez.
İhram:
İhramın esası niyet, telbiye ve bazı şeyleri kendine yasaklamaktır.
Niyet:
Hacca veya umreye, yahut da her ikisine birden niyet etmektir.
Telbiye:
Lebbeyk Allahumme lebbeyk Lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk lâ şerike lek şeklindeki zikri yapmaktır.
İhram'ın belli yerleri vardır. Mısır, Suriye, Kuzey Afrika ülkelerinden gelenlerin ihram yeri (mikatları), Râbığ civarındaki Cuhfe'dir. Râbığ Mekke'ye 204 km., Cuhfe ise 187 km. mesafededir. Medine tarafından gelenlerin ihram yeri bugün Abâru-Alî denilen Zü'l-Huleyfe'dir ve Mekke'ye 540 km.lik bir mesafede bulunmaktadır. Irak tarafından gelenlerini ihram yeri, Mekke'nin Kuzey-Doğusunda, 94 km. uzaklıkta bulunan Zâtu-ırk'tır. Mekke'nin doğusundan, Kuveyt tarafından gelenlerin ihram yerleri aynı uzaklıkta bulunan Karnu'l-Menâzil'dir. Yemen ve Hindistan yönünden gelenlerin mikatları, Mekke'nin 54 km. güneyinde bulunan Yelemlem'dir. Geliş yönüne göre Cidde de bazı ulemâya göre mikat olarak kabul edilmiştir.
İhram bu yerler geçilmeden yapılacaktır. Mikat yerlerini ihramsız geçenler, mümkün ise dönüp burada ihram yaparlar, aksi halde ceza olarak kurban keseceklerdir. İhram şu sünnetler içinde cereyan edecektir: Mümkün ise gusletmek veya (hiç olmasza) abdest almak, yağı vücutta kalmamak üzere güzel koku sürünmek, göbekten diz kapağına kadar örten "izâr" ile üst tarafı örten "ridâ"dan ibaret olan ve kefeni andıran dikişsiz bir elbise giymek, iki rek'at namaz kılmak, namazdan sonra başlamak üzere her fırsatta bol bol telbiye okumak.
İhrama giren hacı adayı aşağıda sayılacak şeyleri kendine yasak kılmıştır. Bunları kasten ve bilerek yaptığı takdirde haccı kazâ etmek, kurban kesmek, sadaka vermek, oruç tutmak, avın bedelini ödemek gibi cezalarla karşılaşacaktır. Bilmeden veya unutarak yasakları çiğneyenlere, bazı müctehidlere göre ceza gerekmez. Ancak av vb. mâlî zararları tazmin ederler.
Giyecekler konusunda: Kadınlar ihramda iken, her zaman giydikleri elbiselerini giyerler, yalnız yüzlerinin açık olması gerekir. Erkekler ise dikişli elbise ve üstü kapalı papuç giyemez, başlarını örtmezler. Üstü açık sandalet, vb. giymek şemsiye kullanmak serbesttir. Ayrıca saat, yüzük, boyuna asılı çanta, bele sarılı kemer kullanmakta sakınca yoktur.
Vücutla ilgili olarak: Saç ve sakal tıraşı, vücuttan kıl koparmak, tırnak kesmek, koku sürünmek yasaktır.
Cinsî hayat konusunda: İhramlının eşi ile cinsî münasebette bulunması, öpme, sevme ve bu gibi konuları konuşması yasaktır.
Genel davranış: Müslüman her zaman olduğu gibi özellikle hacc ibâdetini yaparken dinin kötü saydığı davranışlardan uzak duracak, insanlar ile çekişmek, dövüşmek, küfür söylemek yerine sabredip Allah'ı anacaktır.
İhramlının Harem bölgesinde kara avı yapması ve yeşil bitkilere zarar vermesi de ihram yasakları arasındadır.
Arafat'ta vakfe ve haccın çeşitleri:
Hangisini yapsanız hacc ibâdetini yerine getirmiş olacağınız üç çeşit hacc vardır: Umresiz yapılan "irfâd" haccı, arada ihramdan çıkmak suretiyle önce umre, sonra hacc şeklinde yapılan "temettu" haccı, arada ihramdan çıkmaksızın umre ile haccı birleştiren "kırân" haccı. Türk hacıları hem iki ibâdeti bir âraya getirdiği, hem de arada ihramdan çıkarak rahatlama imkânı verdiği için temettu haccını tercih etmektedirler. Vakfe her çeşit haccın rüknü, ana direğidir. Temettu hacı yapanlar arafat vakfesi gününden önce ihramlı olarak tavâf ve sa'yden ibâret olan umre ibâdetini yapmış ve tıraş olarak ihramdan çıkmışlardır. Zilhiccenin sekizinci günü, Mekke'de (Harem bölgesi içinde bulunulan yerde) tekrar ihrama girilir, güneş doğduktan sonra Mina'ya hareket edilir? Ertesi gün (Zilhicce'nin dokuzuncu günü) sabah namazını kılıncaya kadar burada kalmak sünnettir, sabah namazı kılındıktan sonra vakfe yapmak üzere Arafat'a hareket edilir. Arefe günü öğle namazı vakti girince vakfenin de vakti başlar ve güneşin batmasına kadar devam eder. Güneş batmadan biraz önce Arâfat'a gelen de vakfe yapmış olur; ancak bunu yapanlara kurban cezası gerekir.
Bu dünya mahşerinde müslüman Allah'ı ve âhireti düşünmeli, bolca telbiye ve salâvât okumalı, Rabbine duâ etmelidir. Vakfenin sünnetlerinden biri de bugün, öğle ile ikindi namazlarının öğle vaktinde, cemâatle arka arkaya kılınmasıdır.
1. Müzdelife vakfesi:
Arafat'tan Kâbe 25 km. dir. Bunun ilk on kilometresinden sonra Müzdelife'ye gelinir. Dört mezhebe göre de vâcib olan Müzdelife vakfesi burada, Hanefîlere göre sabah namazı ile güneşin doğuş vakti arasında yapılır. Daha önce, yatsı vaktinde, akşam namazı ile yatsı namazını birleştirerek kılmak da vâcibdir. Müzdelife'de sabah namazı ilk vaktinde kılınır, güneş doğuncaya kadar duâ ve zikir ile meşgul olunur. Şâfiîlere göre gece yarasından sonra Müzdelifeden ayrılıp mina'ya gitmek caizdir. İzdiham halinde bu hükümden faydalanılabilir.
2. Şeytan taşlamak:
Hz. İsmâil, Allah'ın emrine boyun eğerek canını fedâ etmek üzere babası ile Mina'ya doğru giderken yolda şeytan musallat olmuş, ona vesvese vermeye çalışmıştı, Hz. İsmâil onu kovdu ve taşladı. Müslüman kişi de bütün ömrünce Allah emrine boyun eğecek ve şeytan ile mücadele edecektir. Mekke'ye yaklaşık yedi km. mesafede bulunan Mina'da, Mekke'ye doğru sıra ile "küçük, orta ve akabe" isimleriyle anılan üç taş yığını vardır, bunlar şeytanı temsil eder ve hacı namzetleri tarafından taşlanır. Bayramın birinci günü güneşin doğmasından batmasına kadar olan vakit içinde yalnız Akabe'ye yedi küçük taş atılır. (Taşlar Müzdelife'de iken yetmiş adet olarak toplanıp hazır edilmelidir). İkinci ve üçüncü günler öğleden sonra, küçükten büyüğe doğru sıra ile yedişer taş atılır. Bayramın dördüncü günü de Mina'da bulunanlar yine sıra ile yedişer taş atarlar.
3. Tıraş olmak:
İlk şeytan taşlama vazifesi yapıldıktan sonra temettu ve kıran haccı yapanlar kurban keserler, bundan sonra da saç tıraşı olurlar. Hanefîlere göre başın, en az dörtte biri tıraş edilmelidir. Şâfiîlere göre daha azı da (üç kıl) yeterli olur. Bu tıraş vazifesi de îfa edildikten sonra ihramdan çıkılır ve eşi ile cinsî hayat dışındaki ihram yasakları sona erer. Mekke'ye gelip farz (rükün) olan ziyaret tavâfı da yapılınca hacc ibâdeti tamamlanmış ve bütün ihram yasakları sona ermiş olacaktır.
Kâbeyi tavâf ve öncesi:
Hacc ibâdetinin ikinci ana direği Kâbe'yi tavâf etmektir. Vakfe'den sonra, haccın vâcipleri bahsinde (yukarıda) açıklanan Müzdelife vakfesi, şeytan taşlama, kurban, tıraş, gibi işler yapıldıktan sonra bayram günleri içinde, farz olan tavâf yapılır. Tavâf, ezelden Allah'a verdiğimiz kulluk sözünün mührü mesabesinde olan Hacerü'l-Esved'den başlar, bu köşeden sağa doğru tavâf bölgesi içinde yürünür ve böylece Kâbe'nin etrafında yedi kere dolaşılır; ilk dört turu farz, üçü ise vâcibdir. Tavâf abdestli yapılır ve bittikten sonra iki rek'at namaz kılınır. Tavâf yapılırken ilk üç turda kısa adımlarla çalımlı bir şekilde yürümek (remel), sağ omuz ve kolunu izarın dışına çıkarmak, dönüp başlangıçtan bir önceki köşe (yemânî) ye her geldikçe onu selamlayarak Hacer-i Esved hizasına her gelişte onu öpmek, yahut geriden el kaldırarak selamlamak, bu sırada Allahu Ekber, Lâ ilahe ilallahu vallahu ekber..." demek tavâfın sünnetleridir. Beytullah olan Kâbe'nin etrafında Allah'ı anarak dolaşmak bir yandan, Allah tarafından kulluğa kabul niyazını, diğer yandan müslümanın bütün hayatının tevhid imanı ve düşüncesi etrafında cereyan etmesi gerektiğini temsil etmektedir.
4. Sa'y:
Safâ'dan başlayıp Merve'de bitmek üzere dört gidiş ve üç geliş hareketine sa'y denilmektedir. Hz. Hacer'in Allah emrine boyun eğerek çölün ortasında, çocuğu İsmâ'îl ile tekbaşlarına kalmaları ve tepeden tepeye koşarak su aramasını temsil eden sa'y ibâdeti, kulun yalnız Allah'a güvenmesini ve O'ndan isteyenin eli boş dönmeyeceğini ifade etmektedir. Sa'y yerinin belli iki noktası arasında hızlı ve çalımlı yürümek (hervele), erkek ve kadın (özürlü değilse) abdestli olmak, Allah'ı ve âhireti düşünüp dünyadan konuşmamak... sa'yin sünnetleridir.
5. Vedâ Tavâfı:
Hanefîlere göre vâcib olan vedâ tavâfı, farz olan ziyaret tavâfından sonra yapılır ve hacı kardeşimiz bununla Beytullah'a vedâ etmiş olur.
Hacc ibâdeti bitmiştir, daha önce Medîne'ye gelmemiş olanlar için sıra Allah Rasûlü, Yaratan ve Yaratılanların Sevgilisi, Son Peygamber, Kâmil Örnek Muhammed Mustafâ'nın (sav) ziyaretine gelmiştir. Mümin, aşk ve şevkini örten âdâb içinde bu ziyaretini de tamamlayıp günlük kulluk hayatına dönmek üzere Mekke'den Medîne'ye hareket eder.
Hz. Peygamber'in (sav) Mescidini ve Türbesini Ziyaret:
Bütün İslâm asırlarında, hacc ibâdeti yapan müslümanların, Rasûl-i Ekrem'in (sav) Mescidi'ni ve Türbesi'ni ziyaret etmeleri güzel bir davranış olarak kabul edilmiş, kabrin ve bilhassa Mescid'in ziyareti Efendimiz (sav) tarafından da teşvik ve tavsiye buyurulmuştur. "Onlar kendilerine zulmedip günaha girdiklerinde sana gelip Allah'tan af dileseler, (Sen) Rasûl de onlar için af dileseydi Allah'ı çok bağışlıyıcı ve sınırsız rahmet sahibi olarak bulacaklardı." (Nisâ: 4/64) meâlindeki âyet, müfessirlerce şöyle anlaşılmıştır: Hayatında olduğu gibi, bekâ âlemine intikal ettikten sonra da müminler, Rasûlullah'ın (sav) yanına (kabri başına) gider ve burada Allah'tan af diler ise bu ziyaret, dileklerinin kabulü konusunda faydalar sağlayacaktır. Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mescidi ziyaret etmek için hususî yolculuk yapılmaz; ancak bundan üç mescid müstesnadır: Kâbe (Harâm) Mescidi, Aksâ Mescidi ve benim mescidim". "Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda ziyaret etmiş gibidir". "Beni ziyaret edene şefâatim gerekli olur."
Bir yandan bu teşvikler, diğer yandan, Sevgili Peygamber'i (sav) hayatında görememiş bulunan müminlerin gönüllerinde yanıp tutuşan sevgi onları, karşı durulamaz bir cazibe ile Medîne'ye doğru çekmektedir:
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahrânın
Benim de bağrımı yaktıkça yaktı hicranın
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum
Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum
"Tahammül et" dediler... Hangi bir zamana kadar
Ne bitmez olsa tahammül onun da bir sonu var!
* * *
Şamdan yana bir kapusı nurdan yalabur yapusı
Şefâat umar hepisi gel varalum Muhammed'e
Mekke'nin ortası kara hem nazar ittüm dört yâra
Âşık oldum Peygamber'e gel varalum Muhammed'e
Âb-ı Zemzem suyın içen çok tevbe istiğfar iden
Ol Habîb'ün nûrun gören gel varalum Muhammed'e
İşte bu âşıkların izinde Peygamber şehrine kavuşan mümin, şehri görür görmez yüksek sesle salâvât-ı şerife okumaya başlamalı ve şuna benzer duâlar etmelidir: Allah'ım, işte Peygamberin'in (sav) mukaddes şehri; onu benim için cehenneme karşı korugan, azâb ve kötü hesâba karşı güvence kıl!" Yerini bulunca hemen yıkanmalı (veya abdest almalı), en güzel elbisesini giymeli, güzel kokular sürünmeli ve edeb içinde Ravza-i Mutahhara'ya yönelmelidir. Mescid'e girince iki rek'at namaz kılmalı, sonra içi ve dışı ile huşû içinde Allah Sevgilisi'nin (sav) mübârek başlarının hizasına kadar gelmeli, birkaç adım uzakta, yönü kıble ile kabir arasına dönük olarak O'na (sav) selâm vermeli, bir adım geri atıp Hz. Ebû Bekr'e, yine bir adım geri gidip Hz. Ömer'e selâm vermeli, sonra ilk yerine gelerek Peygamberimiz'in (sav) rûhu için Fatîha ve Mümkünse Yâsin sûrelerini okumalı ve dilediğince duâ etmelidir. Akıl, şuur ve irade yerinde olduğu müddetçe mübârek kabrin duvar ve penceresine el ve yüz sürmemeli, aşkını edebi ile kontrol etmelidir.
es-Salâtu ve's-selâm aleyke Yâ Rasûlallah!..
Etiketler:
Hac Ve Umre,
Hac Ve Umre Hudut Turizm,
Hudut Turizm
12 Haziran 2013 Çarşamba
MAKBUL VE MEBRÛR BİR HAC ve UMRE İÇİN MÂNEVÎ ÖLÇÜLER
Hudut Turizm
MAKBUL VE MEBRÛR BİR HAC ve UMRE İÇİN MÂNEVÎ ÖLÇÜLER
Allâh katında mebrûr olacak bir hac ve umre için riâyet edilmesi gereken başlıca ölçüler şunlardır:
1. Hac ve umreye ihlâs ile niyet edip buna aykırı niyet ve davranışlardan vazgeçmek:
Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup ilâhî lutuflardan istifâde edebilmek için hac ve umre ibâdetine hâlisâne niyet edip bu hususta Allâh Teâlâ’ya söz verirken, içimizde yer eden nefsânî sözleşme ve beşerî zaaflara da iptal mührünü vurabilmemiz îcâb eder. O mübârek mekânlarda bilhassa varlık kitabını dürmek ve benlikten sıyrılmak gerekir. İşte hac ve umreye böyle bir hâlet-i rûhiye ile yönelenler, ilâhî rahmet ve berekete nâiliyet kapısından geçerek ilâhî sır ve hikmetler sarayına misâfir olabilirler. Bu merhaleden sonra onlara düşen şudur:
2. İhram için elbiseleri çıkarırken mâsivâ elbiselerini de çıkarmak:
Allâh rızâsı istikâmetinde hac ve umre için yapılan gönül akdinin bir tezâhürü ve bu husustaki ihlâs ve samîmiyetin bir tecellîsi olarak ihram için sâdece zâhirî elbiselerden değil, iç âlemimizdeki servet, şöhret, makam ve mevkî gibi ihtiraslardan da sıyrılarak takvâ libâsına bürünmek îcâb eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak:
“İç âlemini temizleyen felâha erdi.” (eş-Şems, 9) buyurmaktadır.
O kudsî iklîmde gönlü Allâh’a bağlayıp dünyâlık işlerle meşgûl olmaktan ve zarûret dışında çarşı-pazar gezmekten sakınmak gerekir. Çünkü bu tür işlere daldıkça gönüllerde bir gevşeme ve gaflet zuhûr eder, o mübârek beldelerin mânevî iklîminden istifâde zorlaşır.
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, haccı tamamladıktan sonra Mekke’de kalma husûsunda suâl soranlara:
“Mekke kalma yeri değildir. Dışarıdan gelen kimselerin, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalacağı müddet (ancak) üç gündür.” (Ahmed, IV, 339) buyurması da bu hakîkatten dolayıdır. Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, hac ve umre ibâdetlerini îfâ edenlere, vazîfelerini tamamladıktan sonra tâzîm hislerinin zedelenip lâubâlîlik meydana gelmemesi için hemen memleketlerine dönmelerini tavsiye etmiştir.
Hac ve umrede, Kâbe’nin Rabbine yönelmek ve “…O’nun, kullarına şah damarlarından daha yakın…” (Kâf, 16) olduğunu idrâk etmek îcâb eder. Yine “…Allâh, kişi ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) âyet-i kerîmesi mûcibince, hiçbir şeyin O’ndan gizli kalamayacağının şuuruna varabilmek gerekir. Yâni dünyevî gel-geç sevdâlardan sıyrılıp kalbin Hak ile beraber olmasına îtinâ gösterilmelidir. Çünkü hac ve umrenin özü şudur:
3. Madden ve mânen temizlenmek:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hac ve umre muhtevâsında yapılan sâlih ameller vesîlesiyle hâsıl olan netîceyi ifâde ederken, bir bakıma bu mübârek ibâdetlerdeki maksadı da şöyle beyan buyurmaktadır:
“Hacla umrenin arasını birleştirin. Zîrâ bunlar günâhı, tıpkı körüğün demirdeki pası temizlemesi gibi temizler.” (Nesâî, Menâsik, 6; İbn-i Mâce, Menâsik, 3)
İşte böyle bir mânevî arınmaya, yenilenmeye ve îman tâzelemeye vesîle olan ve hadîs-i şerîfte “hac ile arasının birleştirilmesi” tavsiye edilen “umre” ibâdeti de çok mühimdir.
Senede bir defâ olan ve muayyen günlerde îfâ edilen haccın dışında, yılın herhangi bir vaktinde ve istenildiği kadar yapılması mümkün olan “umre”, yüksek fazîletine binâen “küçük hac” olarak tâbir edilir. Bu ibâdetin fazîletini de iyi idrâk etmek lâzımdır.
Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umre için kendisinden izin isteyen Hazret-i Ömer’e:
“–Kardeşcağızım, bizi de duâna dâhil et, bizleri unutma!” buyurmuştur. (Tirmizî, Deavât, 109/3562)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu iltifatkâr talep karşısındaki hâlini:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in
bu sözüne karşılık bana dünyâyı verselerdi bu kadar sevinmezdim.” diyerek dile getirmiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 23/1498)
İşte bu misâl, -diğer hikmetlerinin yanı sıra- umre ibâdetinde duâların sâir zamanlara göre çok daha makbul olduğunu da ifâde etmektedir. Demek ki feyizli bir umre ibâdetinde yapılan samîmî ilticâların çok büyük bir ecri bulunmaktadır.
Hacdan sonra ve bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te yapılan umreler, mânen arınmanın en feyizli vesîleleridir. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hadîs-i şerîflerinde, Ramazan ayında yapılan bir umrenin, kendisiyle yapılmış bir hac gibi olduğunu beyan buyurmuştur. (Bkz. Buhârî, Umre, 4; Müslim, Hac, 221)
İşte hac ve umre ibâdetinde gâye, böyle büyük bir ecre nâiliyet ve mânevî bir temizlenme olunca, elbette Hicaz yolcularının dikkat ve riâyet edeceği diğer bir husus da şudur:
4. Haram ve şüphelileri terk ederek Harem-i Şerîf’e edeble girmek ve dînî alâmetlere tâzîm göstermek:
Evvelâ bütün ibâdet ve hayırlar, helâl kazançla yapılmalıdır. Zîrâ bu ibâdetlerin feyzi, bedenin beslendiği helâl gıdâ ile mümkündür. Bilhassa hac ve umre ibâdetinde helâl kazancın ehemmiyetini ifâde eden şu hadîs-i şerîf ne kadar ibretlidir:
“Kim bu Beyt’i, haram kazançtan elde ettiği parayla ziyâret ederse Allâh’a itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder, ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra; «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:
«Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk! Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!»
Fakat kişi helâl parayla hac yolculuğuna çıkar, bineğinin üzengisine ayağını basıp onunla hayvanını hareket ettirir ve «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:
«Lebbeyk ve sa’deyk! Sana icâbet ettim. Çünkü senin bineğin helâl, elbisen helâl, azığın helâldir. Haydi çok büyük sevaplar elde etmiş ve hiç günâha girmemiş olarak dön! Seni memnun ve mesrûr edecek şeyle karşılaşacağın için sevin!»” (Heysemî, III, 209-210)
Hadîs-i şerîf muktezâsınca, haram parayla hacca gidip sadece ağızlarıyla «Lebbeyk» diyenlerin, «Lâ Lebbeyk» ifâdesinden başka nasipleri olmayacağı âşikârdır.
Onun için hacda birinci şart, helâl kazançtır. Ondan sonra da samîmî bir gönül… Zîrâ dilden dökülen her “Lebbeyk” yâni “Buyur Allâh’ım! Emrine teslîm ve hazırım!” ifâdesi, gönlü aşkla tutuşturacak bir muhabbet ve iştiyak içinde olmalıdır. İşte böyle gönülden yükselen “Lebbeyk” sadâları, kulu Hakk’a yakınlaştırır. Ancak kuru ve boş lafızların hiçbir hükmü yoktur. Bu itibarla Peygamber torunu Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-, “Lebbeyk” derken:
“−Alacağım karşılık ya «Lâ lebbeyk» olursa!” diye endişesinden sararıp solarmış…
Bir de hac esnâsında titizlikle sakınılması gereken haramlar vardır. Hak Teâlâ şöyle buyurur:
“Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (niyet ederek ve ihrâma girerek kendine) farz ederse (artık) hacda refes, füsûk ve cidâl
yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allâh onu bilir.
Bir de (hac seferine yetecek miktarda) azıklanın.
Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, Ben’den korkun.” (el-Bakara, 197)
Bu meyanda “refes, füsûk ve cidâl”, yâni şehevî arzular, fısk u fücûr ve münâkaşa gibi mâlum yasakların yanı sıra, Allâh’ın kullarını incitmemek husûsuna da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü oradaki izdiham dolayısıyla hacılar, her an bir mü’mini incitme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bundan sakınabilmek için bilhassa tavâf esnâsında edep ve nezâkete çok îtinâ göstermek îcâb eder. Tavafta, dönüş yönüne zıt çıkış yaparak tavâf edenlere eziyet vermemek gerekir.
Ayrıca Harem-i Şerîf’in kalabalıklarında ve otel asansörlerinde, kadın-erkek ihtilâtından da titizlikle sakınılmalı, giriş ve çıkışlarda tertip ve vakar içinde olunmalıdır. Orada bir ot koparmanın bile yasak olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız îcâb eder ki, beşerî davranışlarımız bile -bir ibâdet vecdi içinde- bizi Hakk’a yaklaştırsın; kaba ve sert davranışlar, yerini sevgi, merhamet, hürmet, nezâket ve zarâfete bıraksın. Zîrâ orada işlenen kabahat ve günahların, tıpkı yapılan hayırlı ameller gibi kat kat karşılık göreceği unutulmamalıdır.[1]
Bu nevî hassâsiyetler, merhamet ve nezâket âbidesi olan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de üzerinde çokça durduğu mühim inceliklerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:
“Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et! Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” buyurmuştur. (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)
Nitekim bu hâlet-i rûhiyenin bir tezâhürü olmalıdır ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Kâbe-i Muazzama’ya hitâben şöyle buyurmuştur:
“Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)
Bu şekilde kul hakkına ve gönül incitmemeye riâyet etmekle birlikte o mübârek mekânlarda zâhirî ve bâtınî edebe de çok dikkat edilmelidir. Zîrâ hac ve umrenin bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet ve oradaki mukaddes makamların aziz hâtıraları ile feyizlenip gönüllere seviye kazandırmaktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…Her kim Allâh’ın nişânelerine (dînin alâmetlerine) tâzîm gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32)
Buna göre namaz, mescid, Kur’ân-ı Kerîm, ezân-ı Muhammedî gibi nice mukaddes varlıklar ile Kâbe-i Muazzama, Safâ-Merve Tepeleri gibi nice kudsî mahaller, hep Allâh’ın birer şiârı hükmündedir. Hac ve umrede bunlara hürmette kusur etmeyip bilhassa tâzîm göstermek îcâb eder.
Kâbe’ye doğru ayak uzatarak oturmak veya yatmak, boş ve mâlâyâni konuşmalarda bulunmak, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’i saygısız bir şekilde tilâvet etmek ve tâzîmi zedeleyecek şekilde onu yere koymak gibi nâhoş davranışlardan sakınmak gerekir.
Diğer taraftan o mübârek beldelerde, hastalanan, yolda kalan, imkânlarını yitiren, yakınlarını kaybeden, yâni müşkil duruma düşen mü’min kardeşlerimizin hâlinden anlamaya ve dertlerine dermân olmaya çalışmamız gerekir. Bu, aynı zamanda mü’min bir gönlün sâhip olması gereken üstün vasıflar olan merhamet, şefkat ve diğergâmlığın muktezâsıdır. Yine orada gönüllerin nazargâh-ı ilâhî olduğunu düşünüp kalb kırmamaya, bilâkis imkân nisbetinde gönül kazanmaya gayret etmeliyiz.
İbâdetlerin ve bilhassa haccın hakîkatine, rakîk ve hassas bir kalb ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- şu hikâyesi ile ne güzel ifâde eder:
“Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre için Mekke’ye doğru sür’atle gidiyordu. Her gittiği şehirde oranın sâlihlerini araştırıyor:
«–Bu beldede basîret sâhibi, gönül gözü açık kim var?» diye önüne gelene soruyordu. Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hak dostlarını arayıp bulmanın zarûretine inanıyordu. Çünkü Hak Teâlâ:
«…Şâyet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!..»
(el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu. Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sahip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.
Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibi ışık saçıyordu.
Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:
«–Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?» dedi.
Bâyezîd de:
«–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var.» dedi.
Pîr o kişiye dedi ki:
«–Ey kişi! O dünyâlığının bir miktarını Allâh yolunda muhtaçlara, gariplere ve bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ve onların duâlarını al ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..
Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allâh’ın “hâne-i birr”idir. (Yâni kulu îmânın kemâline erdiren ve Allâh’a yakınlaştıran bir rahmet mekânıdır.) Ziyâret edilmesi İslâm’ın şartlarından biri olarak farz olan bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir.
Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, “Celîl” ve “Ekber” olan Allâh’ın nazargâhıdır.
Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Taş-topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür. (Yâni onun vesîlesiyle Rabbine gönlünün daha yakın bir hâle gelmesidir.)
Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.
Şunu iyi bil ki hac, îfâya mecbur olduğun bir emr-i ilâhîdir. Lâkin şuna da dikkat et ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez!»
Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.”
Bu ve benzeri güzel misâllerle gönülleri istikâmetlendiren Hazret-i Mevlânâ, o mübârek topraklara gidecek olanlara yine şöyle buyurur:
“Hac vakti olunca Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke’nin hakîkatini görmüş olursun!”
Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyede haccı misal vermesi, haccın çok nâzik bir ibâdet olmasındandır. Onun için hac yolculuğuna rûhî bir hazırlıkla çıkılmalıdır.
Bu duygulardan gâfil bir sûrette yapılan hac ve umreler, kendisinden ümid edilen netice ve istifâdeyi hâsıl etmez. Bu bakımdan hac ve umreler kalbî hassâsiyetlerle îfâ edilmelidir. Öyle ki bu ibâdet, bembeyaz ihramlar içerisinde meleklerin letâfetinden hisse alma gayretidir. Bu yüzden ihramlı iken bir av avlanmamalı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hatta kasıtlı olarak bir kıl bile koparılmamalıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesîlesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkînini yüreklerinde hissederler. Orada bilhassa Yaratan’dan dolayı yaratılanlara şefkat, merhamet, nezâket ve bilhassa gönül kırmama zarûretinin şuur ve idrâkine ererler.
Gerek hac ve gerek umrede en mühim iş, sayılı nefesleri ve kısıtlı zamanları en değerli olan vazîfelere sarf edebilmektir. Bunun için de gereksiz tecessüste bulunarak, yâni başkalarının bizi ilgilendirmeyen hâlleriyle alâkadar olarak vakitlerimizi boş sözlerle lüzumsuz yere hebâ etmekten titizlikle sakınmalıyız. Zîrâ hac ve umredeki hâlimiz, kalbimizin hassasiyetini ve mânevî duygularımızın derinliğini de ifâde eder.
Mü’minlerin, din kardeşlerine karşı içlerinde bir küçük görme, ayıplama ve buğz da olmamalıdır. Çünkü bilhassa orada kimin ne olduğu bilinemez. Zîrâ kalblerin seviyesi, beşer nazarlarına meçhul, Allâh’a mâlumdur.
Nitekim Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel yaşadığı şu hâdise, ne kadar mânidardır:
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hac için yola çıkıp Medîne-i Münevvere’ye vardığında orada nur yüzlü bir zâta rastlamıştı. Yemenli olan bu Hak dostunun mânevî câzibesine kapılarak tıpkı câhil bir kimsenin âlim bir kimseden nasîhat istemesi gibi ondan öğüt talep etti. O zât da şöyle dedi:
“–Ey Hâlid! Mekke’ye vardığında Kâbe’de şâyet edebe mugâyir bir şey görürsen, muhâtabın hakkında hemen sû-i zanna kapılıp kendi kendine yanlış bir hüküm verme! Gözünü ve kalbini tecessüsten uzak tut! İç dünyânı tezyîn etmekle meşgul ol!”
İlk nazarda kapalı bir îkâz mâhiyetinde tahakkuk eden bu ifâde, gerçekte, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile onu asıl mertebesine iletecek olan Pîr-i Kâmil arasındaki esrârengiz zuhûrâta bir işâretti.
Ancak Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Mekke-i Mükerreme’ye gittiğinde oradaki mânevî iklîmin heyecânıyla âdeta bir gönül sarhoşluğu içine düşmüş ve o zâtın nasihatini unutmuştu. İşte bu hâlde iken, bir Cuma günü, dağınık kıyâfetli, garip görünüşlü bir dervişin Kâbe’ye sırt çevirip kendisine nazar etmesi dikkatini çekti. İçinden:
“–Şu ne gâfil bir kimse ki, edebe mugâyir olarak Kâbe’ye sırt çevirmiş! Bu mübârek makâmın yüceliğinden haberdar değil!” diye düşündü.
Bu esnâda sadır sadıra olan o zât, Hâlid-i Bağdâdî’ye:
“–Ey Hâlid! Bilmez misin ki mü’mine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha fazîletlidir. Çünkü kalb, nazargâh-ı ilâhîdir. Selîm bir kalb, beytullâhtır. Medîne’deki o sâlih zâtın nasihatini gönlünde mahfuz tut!..” dedi.
Bu sözler karşısında irkilen Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bu kimsenin sıradan biri değil, büyük bir velî olduğunu anlayarak hemen ellerine sarıldı ve af diledi:
“–Ey sâlih kişi! Ne olur bana himmet et, beni sâlikliğe kabul et!” diye ricâda bulundu. O esrârengiz derviş, ufukların sırlı derinliklerine bakarak:
“–Senin terbiyen bana âit değil! Sen Hindistan’ın Dehli (Cihânâbâd) şehrinde bulunan Abdullâh Pîr-i Dehlevî Hazretleri’nin terbiyesinde kemâle ereceksin! Allâh muvaffak buyura!..” dedi ve ortalıktan kayboldu.
Burada, kıssadan hisse sadedinde merhum pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’un da şu nasihatlerini dile getirmek isterim:
“Gidenlere tenbihâtım şudur ki; orada huşûu ihmâl etmeyin. Kendi kalbî
dünyanızla meşgul olun, mâlâyâniye girmeyin. Oradaki mânevî tecellîlerden
istifâde etmeye bakın.
Tabiî hacca gittikçe de insanın rûhâniyeti farkında olmadan inkişâf eder. Büyük hayır hizmetlerinde bulunanlar, ekseriyetle mükerreren haccedenlerdir. Haccın mânevî tecellîleriyle sehâvet, merhamet ve şefkat inkişâf eder. Böyle kimselerin gönlü ve eli açılır, îman lezzet ve heyecânı içinde en sevdiklerinden Allâh için kolaylıkla ve seve seve infâk ederler.”[2]
Âyet-i kerîmede:
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yâni hayrın kemâline)eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.”
(Âl-i İmrân, 92) buyrulmaktadır. Velhâsıl bütün mesele:
5. İrâdeyi Hakk’ın rızâsına kurbân etmek:
Zaten hac ibâdetinde kurban kesmekten asıl maksat da, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil -aleyhimesselâm-’ın teslimiyetlerinin hatırlanıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması ve Allâh’a ihlâs ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Yâni orada maddî varlığından sıyrılan, kendinde bir varlık vehmetmeyen, kısacası irâdesini Hakk’a teslîm eden ve ilâhî aşk ateşi ile tutuşmaya meyyal bir derviş edâsı içinde bulunmak gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:
“(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan,
ancak sizin takvânızdır…” (el-Hac, 37)
Düşünmeli ki; Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm- oğlunu fedâ etti; oğlu Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm- da canını ortaya koydu. Biz nefsimizi ve malımızı Allâh yolunda ne kadar sarf edebiliyoruz? Âyet-i kerîmede buyrulan; “Canları ve malları mukâbilinde cenneti satın alan mü’minler”[3] vasfına ne ölçüde liyâkat gösterebiliyoruz?
İşte bu fedâkârlıklar için ömür boyu üzerimize düşen bir vazîfe vardır:
6. Şeytanı ve nefsi taşlamak:
Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere şeytan taşlama, daha ziyâde içteki şeytanı taşlama ile başlar. Bu, Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil ve Hâcer annemizin, şeytanı, verdiği vesveseler sebebiyle kovup taşlamalarının bir hâtırasıdır.
Her zaman kendimizi muhâsebe etmeliyiz ki; içimizdeki vesveseleri, şüpheleri ve hatâları ne kadar taşlayabiliyoruz? İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hâcer annemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm-’ın, şeytanı ve nefsi taşladıkları andaki ihlâs ve istikâmetlerinden ne kadar nasîb alabiliyoruz? Bu hâller bizi ne kadar duygu derinliğine sevk ediyor?
Hac ve umrenin bütün merhalelerinde kulun ulaşması arzu edilen seviye ve kıvam şudur:
7. Devamlı duâ ve zikir hâlinde olmak:
Allâh Teâlâ buyurur:
“…Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Harâm’da Allâh’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” (el-Bakara, 198)
“Hac ibâdetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan daha kuvvetli bir şekilde Allâh’ı zikredin. İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!» derler. Böyle kimselerin âhiretten hiç nasîbi yoktur.” (el-Bakara, 200)
Nitekim hac ve umrede bol bol getirilmesi emredilen telbiye de devamlı zikir ve duâ hâlinde olmayı telkin eder.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Telbiyede bulunan hiçbir müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın. Bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikâmette arzın son hudûduna kadar devam eder.” (Tirmizî, Hac, 14/828)
Zikir ve duâ hâlinin kalbde iyice yerleşmesi için telbiye o kadar mühimdir ki, ferdî ibâdetler umûmiyetle sessiz olduğu hâlde telbiyeyi yüksek sesle getirmek emredilmiştir. Böylece kul, hem kendisini hem de çevresini kalb ve beden âhengi içinde zikir ve duâ ile meşgul edecektir.
Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Cibrîl -aleyhisselâm- bana gelip, ashâbıma ve benimle beraber olanlara, telbiye getirirken seslerini yükseltmelerini söylememi emir buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 26/1814)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek mekânlarda duâ ve zikir hâlinin muhâfazası için konuşmaların bile ne keyfiyette olması gerektiğini şöyle beyan buyurmuştur:
“Beytullâh etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” (Tirmizî, Hac, 112)
Buraya kadar saydığımız düsturlar neticesinde murâd olan da şudur:
8. Gönlün ilâhî af, feyiz ve mükâfâtı tatması:
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenenler için kefârettir. Hacc-ı Mebrûr’un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz!” (Buhârî, Umre, 1)
İşte Harameyn-i Şerîfeyn’e vâsıl olan her mü’minin arzusu, hac ve umre ibâdetini böyle kâmil mânâda îfâ ederek anasından doğduğu gibi günahsız olarak evine dönebilme müjdesini hak edebilmek ve bu ilâhî lutfa liyâkat kazanabilmek olmalıdır.
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“Her kim, şu Kâbe-i Muazzama’ya hac niyetiyle gelip de, fısk ve refes işlemeden haccını îfâ ederse, anasından doğduğu gibi günahsız bir şekilde tertemiz olarak evine döner.” (Müslim, Hac, 438)
Bu müjdeler, hiç şüphesiz mebrûr bir hac yapan, yâni hacları baştan sona güzellik ve fazîletle dolu olan mü’minler içindir.
Hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulduğu üzere, makbul ve mebrûr bir hac neticesinde “kul hakları”hâriç bütün günahlar af ve mağfiret olunur. Affın sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Lâkin kul haklarının hesâbı yine de kıyâmete bırakılmaktadır.
Bununla birlikte hacdaki umûmî af müjdesinin mâhiyetini de doğru anlamak îcâb eder. Zîrâ kişinin kılmadığı namaz, tutmadığı oruç ve vermediği zekâtların bu affa dâhil olup olmadığı husûsunda kat’î bir bilgimiz yoktur. Mü’min, ömrü vefâ ettiği müddetçe bu borçları edâ etmeye çalışmalıdır. Zîrâ îfâ edilmeyen ibâdetlerden kula iki çeşit mes’ûliyet vardır:
1. Îfâ etmemekten doğan mes’ûliyet.
2. Kazâ etse bile, zamânında edâ etmemekten doğan mes’ûliyet.
Cenâb-ı Hak, makbul bir hac neticesinde namaz, oruç ve zekâtları kazâya bırakmanın günâhını affederse de, kazâsı îfâ edilmeyen o borçların mes’ûliyeti yine de üzerimizden düşmez. Bunun için kazâların muhakkak îfâ edilmesi, zekâtın ise aradaki enflasyon farkı da hesap edilerek o zamanki râyiç bedeliyle ödenmesi zarûrîdir. Bunları kazâya bırakmış olmaktan dolayı da ayrıca Allâh Teâlâ’dan af dilemek îcâb eder.
Bu yüzdendir ki hacca gidenlere, varsa borçlarını ödemeleri, üzerlerinde hakkı olanlardan helâllik almaları, kazâya kalmış namaz, oruç ve zekâtları bir an önce edâ etmeleri tembih edilir.
İbâdet borçlarını ödeme gayreti içinde olup da ömrü vefâ etmediği için bunu ödeyemeyenleri -inşâallâh- Rabbimizin affetmesi umulur. Fakat daha önce de ifâde ettiğimiz gibi bu hususta bir kesinlik olmadığından, tutmadığımız oruçları, kılmadığımız namazları, vermediğimiz zekâtları imkân nisbetinde telâfîye gayret edip bu borçlardan bir an evvel kurtulmaya çalışmamız gerekir. Hacdaki umûmî affa güvenerek ibâdet borçları ve kul hakları husûsunda ihmâl ve gevşeklik gösterilmemeli, bu hususta bütün gayret sarf edilmelidir. Yine de eksik kalanlar olursa, onlar için de Allâh’ın af ve merhametine ilticâ edilmelidir.
Ayrıca makbul bir haccın alâmeti, kişinin hacdan sonraki hâlinin de rızâ-yı ilâhî istikâmetinde olmasıdır. Mü’min, hacda günahlarının affedilmiş olmasına güvenerek rehâvete kapılmamalı, bu âlemin bir imtihan diyârı olduğunu aslâ hatırından çıkarmamalıdır. Zîrâ bir hadîs-i şerîfte de beyân edildiği üzere, kişi vardır ki cennete bir adım kala -Allâh korusun- cehennemlik oluverir.[4] İnsanlık târihi îman zemînindeki bu ayak kaymalarının acı tezâhürleriyle doludur.
Bu bakımdan mü’min, havf ve recâ arasında bir kalbî kıvâm ile yaşayıp; “Sana yakîn (ölüm)gelene kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) emr-i ilâhîsini kendisine hayat düstûru edinmelidir.
Lâyıkıyla îfâ edilen bir hac, yâni hacc-ı mebrûr, ilâhî af müjdesinin yanında kula; mes’ûliyet, affedicilik, kalbi ve bedeni dâimâ temiz tutmak, İslâm kardeşliği, üstünlüğün ancak takvâ ile olduğu şuuru, helâl kazanç hassâsiyeti, tevekkül, teslîmiyet ve ihlâs gibi mânevî haslet ve güzellikleri de kazandırır. Haccın dünyevî ve uhrevî kazançları bunlarla da sınırlı değildir.
Haccın mü’min kullara sağladığı en mühim fayda, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Daha sonra da, dünyânın dört bir yanından gelen müslümanlar arasında meveddet, yâni muhabbet ve samîmiyet hâsıl etmesidir. Gerçekten de hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, af ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îman heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyân eder. Orada muhtelif memleketlerden, lisanları ve renkleri farklı, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe’nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler. Oradaki kalbî muhabbet ve duyuşlar, bütün bu fânî ve izâfî farklılıkları aşar ve müslümanları aynı duygularla çarpan tek bir yürek hâline getirir. Gönül beraberliğinin huzur ve sürûru içinde güzel bir din kardeşliği yaşanır.
Dolayısıyla hac, İslâm’ın sadece dînî bir rüknü olarak kalmaz; bu yüce dînin ahlâkî, ictimâî ve siyâsî cephesini kuvvetlendiren bir mâhiyet arz eder. Mü’minlerin cihanşümûl hayatlarının yüksek bir âbidesi olarak karşımıza çıkar.
Etiketler:
Hudut Turizm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)